OTOBİYOGRAFİM

Amansız Bir Savaşın Öyküsü

FETÖ İLE MÜCADELEMİN TALİHSİZ BAŞLANGICI

FETÖ kumpası nedeniyle cezaevinde kaldığım dönemde ve akabinde göğüslemek durumunda kaldığım zorlu mücadelemi, anahatlarıyla paylaşmak isterim.

21 Haziran 1982 Şanlıurfa doğumlu olmakla beraber hep İzmir’de yaşadığım için kendimi biraz da İzmirli sayarım. Uzun yıllar özel bir hastanede yönetici olarak çalıştım. Ta ki Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) 2012 yılında Adliye Çetesi adını taktığı bir tiyatro ile beni apar topar tutuklayıp yargılamaya başlayıncaya değin… ’’HER ŞEY SAHTE VE ADRESİ BELLİ OLMAYAN İSİMSİZ BİR DİLEKÇE İLE BAŞLADI.’’ Size de ilginç geldiyse sonuna kadar okumanızı istirham ederim.

KOM ŞUBEDE YAŞADIKLARIM

İstanbul’a gitmek üzere özel aracımla yola çıkmıştım; saat 05:30 sularında İzmir Bornova çıkışında birçok polis -sanki bir terör örgütü liderini yakalıyormuş gibi- beni aracımdan ite kaka indirip aracımı aramaya başladılar. Arama işlemi üç saat sürdü ve suç unsuru bir şey bulunamadı. Sonra ailemden ayrı yaşamama rağmen şahsımı yanlarında götürerek ailemin evine de baskın yaptılar. Baba evi didik didik arandığı esnada diğer bir kısım polisler ise kendi yaşadığım eve baskın yapmışlar, orayı arıyorlardı. Nihayet KOM Şube Müdürlüğüne götürülüp nezerate atıldım. Neden öyle bir muameleye tabi tutulduğumu, neden nezarethanede olduğumu anlayamamıştım. Akşam olunca sorguya alındım; içlerinden biri bana iyi davranıyor gibi görünüp çay söyledi ve dedi ki: “Bak arkadaş, senin bir suçun olmadığını biliyoruz, bizimle işbirliği yap, Hâkim Yahya Kemal AKBAŞ için istediğimiz ifadeyi ver, seni mahkemeye çıkarmadan buradan salıverelim.” Bu ahlaksız teklifi kabul etmeyince tekrar nezarethaneye götürüldüm ve iki gün daha nezarette kaldıktan sonra bir akşam vakti saat 7’de beni tekrar ifadeye aldılar, “aklın başına gelmiştir herhalde” deyip aynı ahlaksız teklifi bana tekrar yönelttiler. “Ben kimseye iftira atmam” deyince “o koruduğun Hâkim geldi, seni ihbar etti” dediler. Ama yalan söylediklerini biliyordum, “sen halen bu hâkimimi koruyorsun, sen bilirsin, bizden günah gitti, seçim zamanı aracına Binali YILDIRIM biniyordu, şimdi o Bakan gelsin seni kurtarsın” diyerek 32 hayali eylemden müteşekkil 77 sayfalık bir fezleke oluşturup önüme koydular. Hatta KOM şubeye gelen avukatım F.Ö.’ye bile “bir daha gelme senin de adın geçiyor seni de alırız” diye tehdit savurdular. Sonradan öğrendiğime göre iftira atmam istenen Hâkim Yahya Kemal AKBAŞ, dönemin HSYK daire başkanı ve FETÖ’nün yargı imamı olan İbrahim OKUR’un seçimlerde rakibiymiş.

FETÖ’cü polislerin Yetersiz Ulvi’ye bile şapka çıkartacak kadar yetersiz hayal dünyalarına basit birer örnek vereyim: Bedelli askerlik yapmış olmama rağmen “rüşvet karşılığı çürük raporu aldı” diye suç uydurmuşlardı. Hâkim Yahya Kemal AKBAŞ’ın kendi kredi kartı ile aldığı cep telefonunu bile “rüşvet karşılığı cep telefonu aldı” şeklinde fezlekeye koymuşlardı. Özel bir bankada çalışan namuslu bir kızı da “eskort” diye damgaladılar. Lakin kararlı duruşumu görünce içlerinden biri, Hâkim Yahya Kemal AKBAŞ ve hakkımda haber yapması için adliye muhabiri Bahri KARATAŞ’ı arayıp “sana bomba dosya vereceğiz” dedi.

ADLİYE SÜRECİ

Şaka gibi ama tam 14 saat ifade vermiştim. Dosyam, Fetö den tutuklu olan Savcı Birol ÇENGİL’e gitti ve bu savcı benimle bir kelime konuşmadan, odasına almadan, önceden hazırladığı tutuklama müzekkeresini kapıda polise verdi ve vicdanını satan Hâkim H.K. ise bir dakikada nasıl dosyayı okuduysa jet hızıyla tutuklanmama karar verdi. Tutuklama kararında yer alan “delilleri yok etme / gizleme” şüphesi gibi soyut bir kavramla tutuklandım. Artık düğmeye basılmıştı. Hatırlarsanız Anayasa Mahkemesi de Gezi kalkışması esnasında meşhur Twitter kararını sadece 2 günde vermişti. Anayasa Mahkemesi’nde yıllarca bekleyen nice baba dosyalar bulunuyor ama jet hızıyla verilen birçok kritik, bir de twitter kararı var! Her neyse FETÖ’nün dediği dedik, çaldığı düdük olan zamanlar… Ve ben hâlâ neden tutuklandığımı bilmiyordum. Hâkimin muhteris kifayetsiz kâtibi bile yanlış yere imza attım diye “hastane müdürü olacaksın daha nereye imza atacağını bilmiyorsun” diyerek ayak üstü azarı basmıştı. Çok ilginçtir ki beni tutuklayan Hâkime, benimle yargılanan Hâkim Yahya Kemal AKBAŞ’ın yerine atanarak mükâfat verilmiş ve muhtemelen FETÖ’nün gözüne de girmiş olacak ki eşine adliye kreşinin işletmesi verilmişti!

CEZAEVİ GÜNLERİ

Neden tutuklandığımı hâlâ öğrenememişken polisler beni Buca Ceza ve Tutukevine götürdü. Cezaevi Müdür Yrd. “bu adam 220/1 maddesiyle gelmiş, F Tipine alınması lazım” dedi. Sormaz olaydım, “F tipi cezaevleri daha mı iyi” diye sormuş bulundum. FETÖ militanı polisler de ”daha iyi olmaz olur mu, dubleks villa gibi” diyerek dalgalarını geçtiler. Nereden bilebilirdim ki Deniz GEZMİŞ’in yargılandığı madde olan 220/1’den yargılandığımı… Gel gör ki dubleks villa hayalim kursağımda kaldı. HSYK müfettişleri ve diğer birtakım müfettişler sorguya gelecek, F Tipi uzak, aman müfettişler yorulmasın diye Buca Cezaevinde kaldım.

İlk cezaevi akşamının saat 18:30’unda koğuşuma gittim, koğuş sorumluları beni karşıladı, çay söylendi, bana neden geldiğimi sorduklarında “bilmiyorum” dedim. Koğuştakilere gerçekten de suçumu bilmediğimi anlatmaya çalıştığım esnada dört gözle af haberi bekleyen koğuş ahalisi akşam haberlerini izlemeye başlamıştı. Son dakika haberi olarak ekranlarda kendimi gördüğümde şok üstüne şok yaşıyordum. Dönemin Başsavcısı olan Durdu KAVAK, “Adliye Çetesini çökerttik, çete liderini eşzamanlı operasyonla tutukladık” şeklinde trajikomik açıklamalar yapıyordu. Meğerse 220/1 “örgüt liderliği” imiş. Güya Adliye Çetesinin lideri benmişim. FETÖ’cüler de Adliye Çetesini çökerttik diye caka satıyordu. Koğuştaki en usturuplu suçlama bana ait olduğundan Cezaevinde fazlasıyla ilgi ve itibara mazhar oldum.

Ertesi gün gazetelerde FETÖ’cü polislerin ortak çalıştığı muhabire verdiği dosya, yani avukatların bile ulaşamadığı dosyam, gizlilik kararı olmasına rağmen tüm gazetelerde manşetlerdeydi. Hani Ergenekon, Balyoz gibi davalarda da FETÖ medyasının tetikçi spikerleri çarşaf çarşaf dosya okurdu ya… Aynen öyle olmuştu. Ben ve aleyhinde ifade vermem istenen Hâkim artık ünlü olmuştuk. Üstelik de sahtekâr, dolandırıcı, iş bitirici, hain bir suç örgütü olarak hedef tahtasına oturtulmuştuk. Tek başıma suç örgütünün lideri olarak tutuklanmışım, örgütün muhasebecisi de, yöneticisi de, üyesi de, silahlı kanadı da bendim. Bütün suçlar benim üzerine kurulmuş, anlaşılan tek başıma suç makinesi olmuştum. Sanki İtalyan Gangster Gabriel Al Capone ile yarışıyordum.

Cezaevinde üçüncü günüm dolmuştu ve orada bile beni rahat bırakmadılar. FETÖ örgütünün bilindik badem bıyıklı, insan görünümlü, cehennem zebanisi kılıklı müfettişleri haftanın üç günü beni sorguya alıyorlardı. Onlara o kadar alışmıştım ki bir gün gelmeyince başlarına bir şey mi geldi diye merak etmeye başlıyordum. Dini alet ederek insanların ulvi duygularıyla oynayan bu şeref yoksunu Gülen cemaatinin tam anlamıyla siyonizme battığını, hainlik içinde olduğunu işte o zamanlarda hissetmeye başladım. Çünkü devlet vatandaşına kumpas kurmaz, bunlar devletin müfettişi, polisi, hâkimi, savcısı olamazdı.

Gün geçtikçe gelen müfettişleri artık dalgaya almaya başlamıştım; çünkü dosyamda suç unsuru olmadığını kendileri de biliyordu ve bana başka iftiralar atma peşine düşmüşlerdi. Başka davalarda yargılanan, örneğin hırsızlık suçlamasıyla yatan ya da uyuşturucudan suçlanan vb. kişileri sormaya başlamışlardı. Kimi sorsalar “bu işleri yapsa yapsa gülen cemaatine mensup kişiler yapmıştır” diyerek cevap veriyordum. Sonra beni tersleyerek “sen bizimle dalga mı geçiyorsun, Fetullah Hocayı karıştırma, hırsızlıkla, uyuşturucuyla ne işi olur, sakın bir daha ağzına alma” diyerek tutanaklara söylediklerimi geçmiyorlardı. Ben artık korkmuyordum, kendimi ömür boyu hapis yatarım diye alıştırmıştım, kaybedecek bir şeyim yoktu, artık haklılığımın da verdiği cesaret ve korkusuzluk vardı. FETÖ’nün müfettişleri geldiğinde ha karşımda bir it ha onlar, benim için aynıydı, çünkü yüzlerinde tarifi imkânsız bir kin ve nefret vardı, bana ne sorsalar “Gülen cemaati yapmıştır” diyerek sinirlerini zıplatıyordum. Yüzlerine oturan o öfke dolu kızgın ifade hoşuma gidiyordu. Çünkü mehdi sandıkları Gülen teroristine karşı son derece cüretkârdım. Tabi onlar da yapacaklarını yaptılar, 9 ay mahkeme yüzü göstermediler, koğuştan dışarı çıkarılmama talimatı verdiler, hâliyle hastalandım ama hastaneye bile göndermediler. Eee Kadir TOPBAŞ’ın damadı da değiliz ki özel hastaneye gidip uyku apnesi var diye tahliye raporu alsak..! Neymiş, örgüt lideriymişim, hastanede beni kaçırırlarmış falan filan hikayeler… Avukat kılıklı FETÖ polisleri sık sık ziyaretime gelip “ifadeni değiştir, seni tahliye edelim” demekten geri kalmadı. Ama tehdit ve şantajlara asla boyun eğmediğim için dosyamı 9 ay beklettiler.

YARGILANIŞIM ve BASINA YANSIMASI

4 Ay sonra örgüt liderliğinden yargılandığım dosyayı adil bir hâkim inceleyince hiç bir delil bulunmadığından olsa gerek Ağır Cezada değil Asliye Ceza Mahkemesinde yargılanmama karar verildi. Yargılanmamın alt Mahkemeye düştüğünü duyan Fetönün HSYK müfettişleri boş durmayıp, Yine Fetönün kumpaslarından biri olan sözde Ünlüler Çetesi adında bir örgüt dosyasında yargılanan M.N.T isimli sanığı mahkemesi arasında jandarma eşliğinde aldırıp benim ve Hakim Y.K.A hakkında aleyhimize ifade vermesi  karşılığında  tahliye sözünde bulunup duruşmada yardım edecekleri için söz vermiş; ve bu onurlu kişide bende sizin Özel Yetkili Savcınızın iftirasıyla Cezaevindeyim, benim iftira atmamımı istiyorsunuz, şeref yoksunları sizi diyerek müfettişlere gerekli cevabı vermiş olduğunuda sonradan öğrenmiştim. Daha sonra Asliye Ceza Hâkimi ise dosyamı kabul etmeyip karar verilmesi için Ankara’ya gönderdi. Dosya Ankara’dan tekrar döndü. Ankara’daki FETÖ hücreleri Ağır Ceza’da yargılanmam için ısrarcıydı. Bu esnada FETÖ tetikçisi adliye muhabiri, sanki bu dosya için özel görevlendirilmiş gibi her türlü gelişmeyi takip ediyor; dosyanın Ankara’dan gelmesiyle, daha mahkeme günü bile belli olmazken tekrar bir manşet yapıp “Adliye Çetesine 28 yıl hapis” yazıyordu. Bu manşet nedeniyle haberi okuyan annem kalp krizi geçirdi, hastaneye kaldırıldı, uzun süre yoğun bakımda kaldı.

FETÖ’nün bütün operasyonlarında olduğu gibi, yargılanmalara tetikçi medya karar verip sanki büyük suç işlenmiş gibi, yargı mensuplarını etki altına alıyorlardı.

İLK DURUŞMADA TAHLİYE

26 Haziran 2013 tarihinden 9 ay sonra ilk defa mahkeme huzuruna çıkma günüm geldi. Cezaevinde ne kadar jandarma varsa hepsi tam tekmil oradaydı; mahkemeye götürülürken de kollarımda jandarma, önümde arkamda jandarma… Duruşma salonuna kalabalık bir ordu ile girdiğim için salondaki hâkimlerin acaba kim geliyor diye meraklandıktan sonra beni gördükleri andaki alaycı gülüşlerini asla unutamayacağım. 40 Kadar da sözde tanık bulup getirmişler, hiç kimse birbirini tanımıyor, FETÖ’nün polisleri dosyayı şişirmek için herkesi tanık yazmış. İnciraltı sahilinden midye aldığım zavallı vatandaş bile oradaydı. Ancak ne mağdur vardı, ne şikâyetçi, ne de belli bir suç fiili… Saçmasapan bir yargılama… Nihayet 8 saat süren duruşmada, yurtdışına çıkışım engellenerek tahliyeme karar verildi.

HAYAT MÜCADELESİ VE CANLI YAYINA ÇIKIŞIM

Benim için yeni ama zor bir hayat başlıyordu; Cezaevinden çıktıktan sonra örgüt haberlerim tüm Türkiye’de, yazılı ve görsel medyada manşet olmuştu. Gecenin bir vakti evimin önünde polis gördüğümde, beni yine mi almaya geldiler psikolojisiyle ceketimi giyip kapının çalmasını bekliyordum. Artık birçok kişi benden çekinip kaçıyordu. Telefonda bazı arkadaşlarım adımı duyunca sesin gelmiyor diye telefonu yüzüme kapatıyordu. Tabi örgütten yargılandığım için kimse iş de vermiyordu. Aileme yük olmamak için bir arkadaşıma şoförlük yapıp para kazanmaya başladım.

Hâkim Yahya Kemal AKBAŞ’ı aradım, “bunlar bize alçaklık yaptı, dava açalım” dedim. Hâkim Bey’den aldığım cevabı hiç unutamam: “Allah yolunu açık etsin, bize iftira atanlarla sonuna kadar hukuk çerçevesinde savaşacağız, ben herkese seni anlatıyorum, o kadar insan tanıdım ama kimse senin tırnağın etmez, senin her zaman yanındaydım” diyerek, beni onurlandırmıştı. Milletin Fetullah diyecekken euzu-besmele çektiği o sıralarda ilk defa Hâkim Bey basın yoluyla FETÖ’nün kumpasını anlattı ve FETÖ’den bahseden ilk cesur hâkim oldu.

Hâkim Bey ile telefon görüşmem bana ayrı bir cesaret ve özgüven vermişti; 17-25 Aralık’tan hemen sonra, A Haber’deki Deşifre programını sunan Mehmet Ali ÖNAL’a ulaşarak kendisine yaşadığım olayı anlattım. Sağ olsun beni dinleyerek 2014 yılında canlı yayında bana 20 dakika süre verdi. FETÖ’ nün Emniyet ve yargı içindeki yapılanmasını isim isim anlattım. “Sayın ERDOĞAN paralel yapının üzerine gitmeseydi, ben de Deniz GEZMİŞ gibi ‘Duvarda adalet yazıyor ona gülüyorum’ derdim” şeklinde açıklama yaparak FETÖ’nün bana kurduğu kumpası milyonların gözü önünde anlattım. Kendisine minnet borçluyum çünkü o dönemde onun gibi cesur gazeteci yoktu. Yayındayken ismini verdiğim emniyet ve yargı mensupları hâlen görevlerindeydiler. Canlı yayından sonra birçok tehditle karşılaştım. Evimin camları kırıldı, FETÖ’nün polisleri nereye gitsem beni taciz ediyorlardı, sağda solda “evine uyuşturucu koyup başka yolla onu tekrar içeri alacağız” diye konuşuyorlardı. Ben de Cumhurbaşkanımıza her defasında bilgilendirici mektuplar yazıyordum, o dönemde başkasına güvenmiyordum. Kısa sürede danışmanları tarafından bilgilendiriliyordum. Çünkü inandığım bir dava yolundaydım, doğru duvar yıkılmaz diyerek üzerlerine daha fazla gitmeye başladım.

 

TERÖRİSTBAŞI GÜLEN’E DAVA AÇIŞIM

O dönemlerde Cumhurbaşkanımız paralel yapıyla mücadelede yalnız bırakılmıştı. Hoş, şimdi de durum çok farklı değil. Vatandaşlık hassasiyeti ile 2014 yılında BİMER’e başvurular yaptım. Ancak bu şekilde sonuç almak mümkün değildi. Dava açmaya karar verdim. O yıl da kamu davası açacak yürekli savcı bulamadım, hangi savcıya gittiysem dosyaları birbirlerine gönderiyorlardı ve sonunda dava dilekçemi kabul eden biri çıkmıştı. Fetullahçı bir terör örgütü var, elebaşı da Fetullah GÜLEN’dir diyerek Türkiye’de ilk defa adı lazım olmayan terörist başına resmi olarak dava açtım. Yine manşetlere çıkıyor ve böylelikle amacıma erişiyordum; zira asıl amacım FETÖ mücadelesinde halkı bilinçlendirmek ve cesaretlendirmekti. Kötü yanı ise o dönemde iş başvurumu kabul eden özel bir hastane, ekrana çıktıktan sonra işe kabulümü iptal etmişti. Teröre karşı sürdürülen bu hayat mücadelesi çok yakın bir zaman diliminin tarihindeki tozlu sayfaların arasında yerini alacaktır.

SOSYAL MEDYADA FETÖ KRİPTOLARINA KARŞI SAVAŞ

2014 yılında Sosyal medyada “Paralel Yapıdan Mağdur Olanların Sesi’’ adlı bir grup kurdum. Bu grup kanalı ile binlerce FETÖ-zedeye ve aktif FETÖ karşıtına ulaştım. Artık istediğimiz sinerjiyi yakalıyorduk; Fetullahçı terörle mücadelede psikolojik üstünlük yavaş yavaş bize geçiyordu. Her meslek grubundan çok sayıda kişinin yer aldığı sosyal medya grubumuzda çok önemli paylaşımlar yapıyorduk; hatta çoğu basın mensubu sayfayı takip edip kendi haber portallarında paylaşımlarda bulunuyor, halkı aydınlatıyorlardı. Bu vesile ile farkında olmadan yurt sathında tanınmışlığımız da arttı.

FETÖ İLE MÜCADELE DERNEĞİNİN KURULUŞU

Sosyal medyadaki sinerjiyi daha verimli bir şekilde değerlendirmek gerekir diye düşündüm. Bu sebeple, başta FETÖ/PDY olmak üzere tüm terör örgütleri ve adaletsizlikler ile etkin bir mücadele için Fetullahçı Terör Örgütü İle Sivil Mücadele Platformunun resmî uzantısı olan Toplumsal Adalet ve Yardımlaşma Derneğini (TAY-DER) kurmaya karar verdik. Bu minvalde 16 Haziran 2016 günü resmi başvurumuzu yaptık. Lakin ne acı bir tesadüftür ki 15 Temmuz’da hain işgal girişiminin yaşandığı akşamın gündüzünde İzmir Dernekler müdürlüğünce derneğimizin kuruluşu onaylandı. Derneğimizin amacı, FETÖ ve benzeri tüm şer odaklarıyla başarılı bir sivil mücadele ortaya koyabilmek ve gelen ihbarları kolluk ve istihbarata bildirmekti. Dernek faaliyetlerimiz hâlen güçlü bir şekilde devam etmektedir. En son topçu Albay M. Haşimoğlu’nun GATA’daki şüpheli ölümünü ailesine ilettik ve soruşturma başlattık. Bu sayede otopsi yapılarak vatansever albayın taammüden öldürüldüğü anlaşıldı, gerekli kişiler hakkında soruşturma başlatıldı. Yine benzeri birçok olayı dernek bünyesinde çözdük. Artık FETÖ’nün daha çok hedefine girmiş bulunuyorum. Daha önce FETÖ’den çeşitli tehditler alıyordum; son olarak derneğimiz TAY-DER’in kapısının önüne tehdit amaçlı mermi bıraktıklarını da gördük ama korkmayarak FETÖ’nün hainliğini anlatan 15 TEMMUZ isimli dergimizi bastırıp yayınladık.

TAY-DER’İN 15 TEMMUZ DERGİSİ YAYINDA

TAY-DER olarak bir şeyler yazıp çizme ihtiyacı duyuyorduk. İnsanlarımız neyin yanlış neyin doğru olduğunu bilmeliydi. FETÖ’nün hainlikleri halka anlatılmalıydı. Devletimizin geçmekte olduğu hassas süreçte bizlere de ağır bir sorumluluk düşüyordu. Bir dizi yayınla bu aydınlatma ödevini ifa etmeyi düşündük. Bu maksatla 15 TEMMUZ adını verdiğimiz dergimizi çıkardık. İlk sayısı 5 bin adet basılan dergimiz, başta Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız olmak üzere tüm Türkiye’de saygıdeğer Devlet adamlarımız ve halkımızla kucaklaştı. Dergimizin ikinci sayısı da tamamlanmış olup şu anda baskı aşamasında bulunuyor. Bu sefer daha iddialı bir sayı ile takipçilerimizin karşısına çıkacağız.

BERAAT

2 Ekim 2012 yılında başlanan ve zaman içinde tahliyeme karar verilen yargılama tiyatrosu henüz sona ermemişti. Borazancıbaşı mason medyanın yaygarasından ve insafsız itibar cellatlığından –ki bunların hepsi bilindik algı operasyonlarıdır- anlaşıldığı üzere sanki büyük bir örgüt çökertilmiş gibi şahsım ve Hâkim Yahya Kemal AKBAŞ hakkında abuk subuk yazılar kaleme alınıyordu. Nihayet ilk defa yargılanmaya başlandıktan 4 yıl sonra; çıkar amaçlı suç örgütü kurmak, yönetmek ve diğer bütün örgütlü suçlamalardan “SANIĞA YÜKLENEN SUÇUN YASAL UNSURLARI OLUŞMADIĞINDAN CMK’NUN (223/2-a) MADDESİ UYARINCA TÜM ÖRGÜTLÜ SUÇLAMALARINDAN BERAATİNE” denerek masum olduğuma karar verildi.

Şu bilinmelidir ki FETÖ bitene kadar ve tabi FETÖ bittikten sonra da Devletimizin yanındayız; derneğimize gelen ihbarları savcılık ve emniyet yetkililerine yönlendirip Devletimize manevi destek vermeye her hâlükârda devam edeceğiz. Sadece FETÖ ile mücadele etmeye değil; aynı zamanda sonuna kadar mücadele edip kazanmaya da and içtim. Vakta ki ülkece kazanmaktan başka çaremiz de yok. Hep birlikte azmettik, hep birlikte başaracağız.

KUMPASÇILARIN SONU

Siz okuyucular da merak ediyorsunuzdur; sonunda dosyamı hazırlayan kişiler hakkında, “silahlı terör örgütüne üye olma, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs” suçlamasıyla kamu davası açıldı ve FETÖ’nün nice üniformalı militanları hâlen tutuklu yargılanıyor. FETÖ’nün silah niyetine kullandığı yargı içindeki hain savcıları B.Ç. ve H.A. da tutuklandı. Haber kanallarında açıklama yapan hain başsavcı D.K. da tutuklandı. Soruşturmaya izin veren HSYK eski başkan vekili İ.O. da tutuklandı. Soruşturmaya onay veren eski İzmir Valisi C.K ve eski il emniyet müdürü de tutuklandı. Dosyamı okumadan jet hızıyla tutuklama kararı veren Hâkim H.K ise apar topar emekli oldu, küçük bir kasabada noterlik yapıyor ama onun da peşindeyim. Ve son olarak FETÖ’nün İzmir’deki kalemşörü olan muhabiri de adli mercilere şikâyet etmiş bulunuyorum. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’a ve MİT Müsteşarlığı’na mektup yazarak konunun özetini bildirdim. Ve mektuba kısa sürede cevap alıp konunun Cumhurbaşkanlığı’ndaki ilgililer tarafından incelendiği cevabını da yazılı olarak aldım.

GECİKEN ADALET: İTİRAFÇININ SAHNEYE ÇIKIŞI

YARGILANDIĞIM ADLİYE ÇETESİ DAVASINDA NASIL KUMPAS KURULDUĞUNU BİR İTİRAFÇI TEK TEK ANLATTI

Şubat 2017’de İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na tanık olarak ifade veren başpolis Behzat İLHAN, FETÖ’den tutuklu olan savcı İbrahim KARANFİL ile komiser kardeşi Özcan KARANFİL’in kumpasını anlattı.

FETÖ/PDY'nin kendisinden olmayan hâkim ve savcılara nasıl kumpas kurduğunu itiraf etti.

HÂKİMİ BİTİRECEĞİZ

İzmir Bayraklı Adliyesi'nde görev yapan bir hâkim ile bir Cumhuriyet savcısının odasına böceği nasıl yerleştirdiklerini tüm detaylarıyla ifadesinde anlatan başpolis İlhan, “İzmir Bayraklı Adliyesi'nde görev yapan Ömer adlı bir hâkim ile adını şimdi hatırlamadığım bir yargı görevlisinin odasına mahkeme kararıyla cihaz yerleştirdik. Hatta diye rütbeli bir görevli, 'HÂKİMİN HAYATINI BİTİRECEĞİZ’ şeklinde bir söz sarfetti. Ancak bu kişinin kim olduğunu şu anda hatırlamıyorum. Bu cihazı yerleştirirken o dönemde Bayraklı Adliyesi'nde Cumhuriyet Savcısı olan İbrahim KARANFİL nöbetçi olmamasına rağmen saat 16.00-17.00 gibi beni odasına alarak yardımcı oldu” diye konuştu. Savcı İbrahim KARANFİL'in böcek yerleştirdikleri hâkim ve savcının odasını kendilerine gösterdiğini söyleyen İlhan, “Savcı İbrahim KARANFİL odasının anahtarını bana bıraktıktan sonra adliyeden ayrıldı. Onun gösterdiği hâkim ve savcının odasını geceleyin 00:00 sularında dinleme cihazlarını yerleştirdim. Savcı İbrahim KARANFİL'in odasını kilitledikten sonra Emniyete döndüm. İbrahim KARANFİL'in oda anahtarını Organize Şube'de komiser olarak görev yapan kardeşi Özcan KARANFİL'e teslim ettim” itirafında bulundu.

AİLE BOYU İHANET ETMİŞLER

Bayraklı Adliyesi'nde Cumhuriyet Savcısı olarak çalıştıktan sonra Karşıyaka Adliyesi'nden hâkim olarak emekli olan, ardından avukatlık yapmaya devam eden İbrahim KARANFİL, FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişiminin ardından tutuklandı. Kardeşi Özcan KARANFİL de Askeri Casusluk kumpası soruşturması kapsamında tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ayrıca İbrahim KARANFİL'in eniştesi Adana eski özel yetkili Savcısı Özcan ŞİŞMAN da MİT tırlarına yönelik soruşturma kapsamında tutuklandı. Özcan ŞİŞMAN, çoğunluğunu muvazzaf subayların oluşturduğu 357 kişinin yargılandığı İzmir merkezli 'Askeri Casusluk' soruşturmasında aktif olarak görev almıştı. Karanfil, 9 Mayıs 2012'de üniversite öğrencisi Safiye KÖTEN'in Karşıyaka'daki evinde arama yaparken mutfak dolabının üzerine elini uzatır uzatmaz “a bak delil buldum” diyerek poşet içindeki delilleri bulmuştu.

ŞİMDİLERDE…

Geçmişe dâir maalesef yazacak çok kötü anı var, 2013 yılında cezaevinden çıktıktan sonra başıma gelenlerin sadece bir kısmını anlatmama rağmen benimle dalga geçenler oldu. Pes etmedim. Nihayet zaman içinde bize nasıl kumpaslar kurulduğunu anlatan itirafçılar ortaya çıktı. Şu da bilinmelidir ki ben beraat ettikten sonra birtakım itirafçılar türeyip konuşmaya başlamıştır. Bir başka tabirle hiçbir itirafçının itirafına muhtaç kalmadığımı önemle beyan etmek isterim. Bu itirafnâmeler ve günahlarla yüzleşme süreci elbette devam edecektir.

Şimdilerde ne yapıyorum? Ulusal medyada FETÖ ile mücadele merkezli yazılarıma durduraksız devam ediyorum. İzmir’de birtakım ticari teşebbüslerim var. Tutunmaya çalışıyorum. İmkânlar el verdiğince değişik şehirlerden üst düzey yetkililerle görüşüp FETÖ mücadelesinin hayatiyetini anlatıyor, TAY-DER’ in konuyla ilgili çalışmaları hakkında bilgi veriyorum.

Basın ve yayın yoluyla FETÖ mücadelesi kapsamında 15 Temmuz’dan sonra tüm Türkiye’de açılmaya başlanan FETÖ soruşturmalarında saygıdeğer savcılarımızın el emeği göz nuru ile hazırlanan iddianamelerin kitaplaştırılması için de yine TAY-DER olarak düğmeye basmış bulunuyoruz. Bu minvalde FETÖ ÇATI DAVA İDDİANEMESİ’nin Kaynak Yayınevi tarafından basımı ve dağıtımı gerçekleşti. Sırada diğerleri var…

Son olarak ünlü bir yönetmen tarafından yaşadığım olayların her safhası incelenerek senaryosu yazılmaya başlanmıştır. Yakında beyaz perdede izleyicilerle buluşacaktır. Kimsenin başına buna benzer olayların gelmemesi ümidi ve dileğiyle Devletimize ve yargımıza güvendiği hatırlatmak istiyor, saygılarımı sunuyorum.

Muhammed GÖMÜK